24 Aralık 2025 Çarşamba

Yazı No 60: Öyle mi?

 * Ankara'ya gittim. Bayram gezmesi gibi bir sürü kişiyle buluştum. İyi oldu.

* Babanneme ancak pazartesi gidbildim. Genelde varışımın ertesi gün uğradığım için muhtemelen yine günlerden cumartesi zannediyordu. "Yarın gidiyorum" deyince "niye o kadar çabuk" diye sordu. Detaylı açıklama yapmadım ama takvimin babannem için anlamsızlaştığını sadece nöbete hangi çocuğu gelecek, Altın hanım ne zaman izne çıkacak vs gibi bir durumda olduğunu anladım. Babannem için artık ve muhtemelen uzun bir süredir pazartesi, salı yok. Evvelsi gün, öbür gün, bu hafta, geçen hafta. haftanın başlangıcı nöbet değişim günü.

* Yarım saat oturup kalktım. Daha otur demedi, demiyor da. O da biliyor ne benim söyleyeceğim, ne onun anlatacağı pek bir şey olmadığının. 

* Bir şekilde konu kilodan açıldı. Artık eskisi gibi çok şişman yok dışarda, dedim. Millet diyet yapıyor, spor yapıyor. "Ne?" dedi. "Dışarda" dedim, "az şişman var". Sonra bu tespitimin doğruluğundan şüphe etsem de konu o değil. "Öyle mi?" dedi babannem, "Öyle mi?". "Bilmem ki". Büyük harflerle dank etti kafama. Oha, dedim, kendime. Kadın kaç yıldır evden hastane hariç kaç kere çıktı acaba. Artık onun için dışarısı yıkılan sovyetler birliğinden haberi olmayan flm karakteri gibi. İnsanlar şişman mı zayıf mı önemi yok. Saç modası, etek pantolon modası değişti mi? Anlamsız. evin içinde bir rutin. Beckett karakterinden hallice. Üzüldüm.

* Annemle şehir hastanesine gittik. Uyku polikliniği için. Gatada ve orda varmış bu poliklinik. Annem şehir hastanesini tercih etmiş. Ben olsam hiç gitmediğim hem de büyük bir yeri seçmezdim. Turistik olarak şehir hastanesini teftiş etmek istediği hissine kapıldım. Allah affetsin.

* Kayıt için doğru sıraya girdiğimden emin olmak için sıra sonundaki kıza sordum. "KBB mi?" sadece baktı. Yanındaki abisi ya da kardeşine sordum "KBB mi?" Yok, dedi burası kulak burun. Tamam dedim.

* Sonra hemen o ailenin arkasına oturduk. Kızın ahraz olduğunu ancak o zaman anladım. Güzel giyinmiş, güzelce bir kız. Sanırım zeka ile ilgili de sıkıntı var. Öyle bir saflığı vardı kızın. Kafamdaki engelli önyargısına kızsam mı ne düşünsem diye düşündüm, karar veremedim. Annem birçok Türk annesi gibi sordu. Sorunun lüzumsuzluğuna sonradan daha çok kızdım. Doğuştan mı sonradan mı? Kızın annesi cevap verdi. Sonradan bilmem bir şey kulak hastalığından oldu, dedi. Bir de nazardan. Akrabanın biri çocuğa çok övgü dolu bir şeyler söylemiş. O gün hastaneye kaldırmışlar. Annemin nazardan öldü dediği hiç görmediğim müteveffa çocuk teyzem aklıma geldi. Bazı güzel şeylerin dümdüz teknik şeylern bozulması ya da ölmesini kabul edemiyoruz sanırım.

* Hastanede gratis var bir de. kantin olmasına, çiçekçi olmasına alışığım ama gratis ne alaka. Zorunlu dükkanların olması, ihalesinin yapılması, sen can derdindeyken onun ticaretinde olması normal ama Gratis ne yahu. Yakında üç ölene bir bedava diyerek cenaze hizmetleri reklamı yaparlar mı? Belki de.

* Karla karışık yağmur tahmini vardı. Kar göreceğim diye sevindim ama yağmadı. Üzülemedim. 2019da henüz refakat iznine ayrılmadığım zaman da kar yağmasını istediğim aklıma geldi. Ankara'dan istanbula döneceğim gün babamı gazi acile götürmek zorunda kalmıştık. Bileti açığa almıştım ya da yakmıştım. Sanırım uçak biletiydi ve yanmıştı o bilet. ikide istanbula doğru yola çıkacaktım. onikide damlayı arayıp "gelmiyorum, babamı acile kaldırdık" dediğimde gazi tıpın bahçesinde karla karışık yağmur yağıyordu. benim de kafam karışıktı. kar güzeldi. onu görmeyi o kadar istediğim için kendime kızmıştım.

* Zekai'yle buluştuk yıllar sonra, bence en az beş altı yıl olmuştur. Büyümüş. İlginç geldi bu büyümeyi fark etmek. Ayşe'yle de ilk kez buluştum, onun zekai kadar olmasına on yıl var. Heyecanlı, coşkulu, meraklı, tedirgin. İmrendim o meraka ve birinci sınıflığa.

*Şimdilik bu kadar yeterli sanırım. Fonda Semiramis Pekkan Olmaz olmaz söylüyor. O kadının youtube kanalının olması, insanların merak etmesi falan çok ilginç geliyor. Bir köşesinde jet sosyete yaşayan birisi olmalı gibi, haberdar olmama gerek yok gibi. Ondan öğreneceğim pek bir şey yok gibi hissediyorum ama karşılaşırsak hevesi kırılmasın diye söylememek lazım sanırım. Evet hiç karşılaşmayacağız onunla ama öz itibariyle ikimizin "heveslerimiz" çok benzer, insan hevesleri benzer. Ambalajları faklı sadece. Enteresan.


Share:

18 Aralık 2025 Perşembe

Yazı No 59: Kitaba Karşı İşlenen Bir Günah

*Okurken cümlelerin altını çizme alışkanlığım yok, yoktu. Ortaokul, lisede yaptığımı hayal meyal hatırlıyorum ama son on beş yıldakilerde hiç sanmıyorum. 

Calvino'nun - soyadıyla hitap etmek benim hakkımda yanıltıcı bir fikir verebilir, hitaplar karşıdakini değerlendirmemiz için ipuçlarındandır.- görünmez kentlerini okurken bir bölümü çok sevdim. İki-üç cümle. Acaba altını çizsem mi diye düşününce ürperdim. Bir günah işleyecek gibi, küçükken bakkaldan sakız aşırır gibi bir tedirginlik. Bir süre o ürpertiyle bekledikten sonra ne olacaksa olsun ulan dedim. çiziyorum. çizdim. hiçbir şey olmadı. basit alışkanlıkların saçma yükleri olabiliyormuş. güzel yazmış adam. daha üçüncü sayfadayım ama çevirmen bin sayfa sunuş yazdığı için metroda tepemden bakan altmışıncı sayfada zannedebilir beni. bu yazıyı yayınladığımda belki de kitap bitmiş olur. 

*Zahit’i ziyarete gittim. Bina bayağı ihtişamlı. Giderken acaba beni içeri alacaklar mı otopark kuralları var mı tedirginliği. Haber vermiştir diyorum ama yine de bir merak. Koskoca genel müdür, o kadar forsu vardır diye düşünüp rahatlıyorum. Varmış, sıkıntı olmuyor. Otoparkta yer bulması biraz zor ama. En dipte bir yeri zor buluyorum. Çıktıktan sonra bu tesadüfi en köşede görülmeyecek şekilde saklanan eski arabayı, otopark boş olsa da, bilerek o kadar soteye koyar mıydım diye düşünüp rahatsız oldum. Yapacak bir şey yok, yapmazdım ama ihtimali bile bir kızdırdı kendimi kendime. Makamlar ve mevkiler. Nihayet kata çıktığımda içerde ciddi bir toplantı var, olmalı. Sekreter karşımda, son derece ciddi bir şekilde telefonumu çıkardım ve kelimelik oynadım. Alacallık diye kelime yokmuş. O zaman yasal yazayım en iyisi. İçerde acaba ne kararlar alındı? 

* İçerde memleketi kurtarmamışlar diye anladım. 

* Fatih lafının devamını getirmese de söze "Ne demiş Fatih Dikenlitarla" diye başladı. Güzel başlangıç Gidelim Gaffur gibi, belki birileri kullanmıştır ama isim soyisim formatıyla ben de bir ara kullanabilirim bunu,bir hikayede falan.

* Kitap yazanlar kitap yazanları paylaşıyor. Ben de yapıyorum bazen. Seviyorum, canım, cicim, bravo falan. Benim kitaba yapıldığında da sevinmiyor değilim. Ama şöyle bir şey aklıma geldi "ne çok sevdiği varmış" dediğim bir yazara denk gelince. sevginin, sevinmenin, pozitifin sınırı vardır aslında. insan o kadar sevgi taşımaz, sanki fabrika ayarı itibarıyla zordur gibi geliyor. nefretin, üzülmenin ve diğer kötü duygularınsa dibi yoktur. O yüzden benim kitaba yapılan övgülerin hagilerinin doğru olduğunu kestiremediğime biraz hayıflansam da bir anda yüz yazarı tutkuyla okuyan bekleyen birine geldiğimde o sepetin içinde çürümeye bırakılmadığımı düşündüğüm için seviniyorum. Sanırım.

*Cumada dalyan gibi uzun Ümit'in bastırılmış ve baskının etkisiyle sakal fırlamış halini gördüm. Bir andırma meselesi. Sedat'a gösterdim, bak bastırılmış ümit, dedim. Yıllar önce başkabirisi için aynı espriyi yapmışım. Hatırlattı. Ben hatırlamasam da tutarlıymışım dedim. Zihin aynı girdilere aynı çıktıları veriyor. Felsefeye gel.

* Bir Demet Yasemen'in katalanca versiyonu olduğunu gördüm ve sevindim. Ne güzel, dedim, sevdiğim ve seveceğim bir şey buldum. Güzel şeyler ne güzel, dedim. Belki içimden belki dışımdan.

*Ankara yolcusu kalmasın.

Share:

17 Aralık 2025 Çarşamba

Yazı No 58: dahi anlamındaki de'yi bitişik yazabilirim

 * Japon yapıştırıcı neden kendi kabına yapışmaz sorusunu merak eden zihin komik gelse de Japonya'da parasız yatılı var mıydı sorusuna cevap arayan arda ve erkal daha çok gülümsetiyor.

* hikaye için birinci dünya savaşı fotoğraflarına, videolarına bakıyorum. o anonim askerlerin kaçının torunu ya da torununun torunu görüntüdekinin dedesi olduğunu bilmeden bakmıştır acaba o görüntülere? Ben hiç denk gelmiş miyimdir büyük dedem Hasan'ın savaştaki görüntülerine? Şu anda aklıma gelen uçuk bir fikir olarak milyonda bir de olsa videolardaki görüntü eşleme/kıyaslama teknolojisiyle bir kişiyi olsun torunuyla eşleştirebilir miyiz? aynı dedesi valla diye anlattıkları kişilerden birinin fotoğrafı neden olmasın diye düşünüyor insan.

* rona hartner dinliyorum. gadjo dilonun sabinası. neden bilmem ayrı bir sevgi besliyorum bu kadına karşı. öldüğüne de üzülmüştüm. halbuki sadece bir filmini izledim ve ara ara youtube öneriler vs aracılığıyla ne dediğini hatırlamadığım bazı şarkılarını dinledim sadece. Ona bakarken Caranfil yani Karanfil soyadlı romen bir yönetmenin filminde oynadığını gördüm. Romencede de karanfile karanfil mi derler hakim bey?

* turkuaz kola diye bir şeyin reklamını gördüm. Türkün rengi Türkün kolası diye de slogan bulmuşlar. tenekeleri elbette tupturkuaz değil, kıpkırmız. cop coca cola kırmızısı. Türk kültürünün simgesi olan turkuazı kolanın modern ve canlı karakteriyle bir araya getirmiş. Biz de yedik. Yahut içtik.

* Haluklar Kanada'ya gitti. Havalimanına yolculamaya gitsem de onlar transit yolcu olarak çıkmaları gereken yerde içerden devam ettikleri için görüşemedik. Görüşememe deneyiminden dolayı sinirlenmemem benim salaklığım ya da polyannalığım mı? yirmi dakikada bir kalkan metroya hem gidişte hem gidiş hem dönüşte on sekiz ve on dokuz kala inmiş olmam sinirlendirmeliydi. Sinirlenmedim. Hazır gitmişken Süleyman'ı görmüş olmam ve dönüş yolunda Kamerunlu Emily'ye İngilizce bilmediği için Fransızca yardım edebilmiş olmam da sinirimi azaltmış olabilir. Bitiremediğim hikaye kitabını toplam üç saatlik yolda mecbur bitirmiş olmam da. Bu konuda çok daha uzun yazabileceğimi hissetmeme anlam veremedim bir anda. 

* Kız konuşurken "Ömer vardı, kısa boylu, ona ne oldu?" dedi. Arkamdan beni soranların ya da konuşanların kullandıkları sıfatları merak ederim ama Alaaddin'in cini "hadi lan cesaretin var mı, göstereyim mi hepsini?" dese -elbette iyi şeyler diyecekler de var ve inşallah daha fazladır onlar ama yine de- cesaret edemem sanırım.  insan kendisini hep iyi bilmek iyi hissetmek istiyor.

* sosyal medya paylaşımlarını ve kullanımı azaltmaya çalışıyorum ama çok başarılı olduğum söylenemez. insan hobiyle kendinden geçmez ama popüler deyişin akış dediği şeye kapılacak bir uğraş lazım. okumak, yazmak, ud, spor akış için yeterli olmuyor. dikkat süresini artırmak lazım, reelsten shortstan kurtulmak lazım. olmayacak muhtemelen ama bakalım. bir de bu ara "kendinden geçmek" deyimi geliyor aklıma arada. yani trans. yani başka bir ben. başka ve tek bir şeye odaklı bir ben. muazzam.

*yazdıklarımla ilgili güzel bir övgü aldım ama daha çok üzerine düşünürsem daha iyi olacağı dipnotuyla birlikte. övgüler dipnotlarla gelir çoğunlukla, olsun. kabul etsem bile üzerine düşüneceğin şeyin ne olduğunu bilmek önemli. yoksa peki diyorsun geçiyor. 

* "şimdi daha kısa bir şeyler yazarım, birkaç gün sonra bir daha yazarım" diye düşünüyordum ama bayağı uzun oldu. O yüzden beklemeye ya da uzatmaya gerek yok. Yoksa dün yaptığım gibi dahi anlamındaki de'yi bitişik yazabilirim yorgunluktan.

Share:

15 Aralık 2025 Pazartesi

Yazı No 57: Abi İtiraf Et Kendine

 dedi üniversiteli çocuk, Yabancı yok. Olay İstanbul Üniversitesi'nde oldu. Dersin başlamasını bekliyordum ve evet bu benim ilk defa bir üniversite sınıfına ders verişimdi. Nasıl yapacağımı çok bilmiyordum. Biraz heyecan ama yine de rahatlık vardı. Ertuğrul Bey'in konu serbest demesi işi kolaylaştırmıştı. Kendimden örnekler verir kotarırım diye düşünüyordum. Sanki kotardım da.  Neyse. Ne diyordum. Ya da o ne demişti?

Abi itiraf et kendine, yabancı yok. Ne kadar mükemmel bir cümle. Kendimize itiraf etmediğimiz şeyler var mı? Var. Olmalı. Yabancı yok ama yine de söylemiyoruz bunu. Söylemek istemiyoruz. Dillendirilen şeylerin zihinde yer etmesi daha kolay. Kimi zaman bir peçeteyi yavaş yavaş tamamına sirayet edene kadar ıslatan su gibi bazen de peçetenin üstüne lök diye dökülen bir bardak su gibi ele geçirebiliyor söze gelen şeyler.

Yabancılık? O da şöyle sanırım. Bir ben var bende benden içeri gibi ama içimizde bir sürü ben var sanki. Güçlü ben, zayıf ben, aptal ben, akıllı ben, ahlaksız ben, iyi ben vs... İnsna kendini tanımladığında bunları daha spesifik başka kelimelerle de ifade edebilir. Kendimize ifade etmediğimiz şeyler işte bu benlerden bizi ele geçirmesini ya da öne çıkmasını istemediğimiz şeyler. Belki çoktan öyle biri olmuşuzdur ve değişemeyecektir bu ama yine de bir ümit söylemezsek yok olur diye düşünüyoruz. Gibi bir şeyler. Cümle çok iyi yani.

İki ya da üçüncü konumuz: Trello

Yıllaaar yıllar önce samsanın yönlendirmesiyle orda bir hesap açmış hatta acaba girişimci olur muyuz diye bir şeyler yazmıştık o platformda. Samsanın bir arkadaşı daha vardı ve onun adını hatırlamıyorum. Girişimci olur muyuz diye düşündüğümüz anket yazılımıyla ilgili hiçbir şey yapmadık ve doğal olarak trello kullanımımız da son buldu. Ve  bugün mail göndermiş. demiş ki bak benle işin bittiyse seni tamamen sileceğim. Kendini hatırlatmasının bir etkisi olmadı tabi. Silmezsen adam değilsin dedim. İnsanlar da birer trello gibi geldi. hesaplarının silindiklerinin farkında değiller. herkes herkes için. yoksa arabesk bir caps cümlesi olarak ben silinmem silerim demiyorum. Belirli bir süre ismi csimi kullanmayınca siliyoruz. sonsuza kadar silinecek-emin misin? neden bahsettiğini bile bilmiyorum sayın yazılım, gibi oluyor. Olsun. Arkadaşına üç hafta içinde buluşmazsak seni sileceğim diye mesaj atan insan var mıdır acaba? yoksa da olabilir. çok mantıksız gelmedi.

Konu dört:

Bugün niye numaralandırdım yazacaklarımı? sanırım alakasız olduklarının ben de farkındayım, ya da pürüzsüz bir akış sağlayamayacağımı fark ettim ve numara vermeye karar verdim. akış yoksa parçalara böl. yaz kenara. ilerde anlamsız tedx konuşması manşeti olur.

yazıyı bitirmek için sayı vermeye gerek yok sanıırm. bitti.

Share:

3 Aralık 2025 Çarşamba

Yazı No 56: Bizim Köyde Ahmet Haşim'i Kimse Bilmez

 demiş sonra devam etmiş ama Sevda'yı herkes bilir demiş şair blogunda. Hoşuma gitti. Zamana, mekana, konuya vsye göre birçok şey değişiyor. Değişsin de. Hareket oluyor.

Eski eski yazarların şairlerin şunların bunların defterleri şimdi çok kıymetli vesikalar. İlerde şimdi yaşayanların twitleri, blog yazıları, instagram gönderileri, hatta beğenileri ve yer işaretleri ne kadar ilginç bulunacak acaba. Ya da halihazırda sosyal medyada da varlık gösteren ünlülerin davranışlarını inceleyen akademisyenler var mı? Geçen bir twitter hesabı gördüm, ünlülerin kimi takip ettiğini kimi takipten çıktığını yazıyor. Muhtemelen bir yazılım otomatik kontrol ediyor bunu. Ünlüleri ve takip ettiklerini çeşitli anahtar kelimelerle kategorize edip yeterli süre ve kitle için veri toplandığında buradan bir şey çıkar mı acaba? Çıkmasa da sosyal bilimlerin ilerlemesine yönelik bir çalışma mı olur yoksa tamamen çöp mü olur? 

Yukarıdaki iki paragraf daha önce yazmaya başladığım blog yazısının sekteye uğraması sonucu öylece kalmış, birbirleriyle bağlantısı var mıydı yazarken hatırlamıyorum. Mutlaka vardır. Bu kadar kısa olmaz diye düşündüğümden yarım bırakmış olmalıyım. Birkaç şey daha yazarak blogda yayınlanabilecek büyüklüğe getireyim yazıyı. Başlıyorum. Ya da devam ediyorum.

Emel Sayın konserine gittik. Kadın seksen yaşında ama maşallah ki maşallah. Hala çok güel ve çok güzel söylüyor. Düşündüğümden daha çok seviyormuşum sanırım. Konser sırasında instagrama koyduğum bir hikayede mavi boncuk filmine göndermeyle "Emel Sayın'ı Kaçıralım" yazdım. Sonraki hikayeye yazdığım önemli değil ama bir gün sonra keşke "Emel Sayın'ı Kaçırmayın" yazsaydım diye düşündüm. Bazen espriler tam zamanında gelmiyor aklına insanın. Öfkeli cümleler ya da sevecen cümleler de, herhangi tam yerine cuk oturacak cümleler de oluyor öyle. olsa güzel espri olacaktı. Komik olmasa da söyleyeyim. Emel Sayın'ı kaçırmayın.

Bir başka yapamadığım espri de 34 VG.. plakalı bir arabanın fotoğrafını çekip "Vonca Guslateri'nin mi yoksa Vuslat Goncaeri'nin mi bu araba?" diye yazmaktı ama o da araba uzaklaşınca aklıma geldi. Buna herkes gülmez muhtemelen ama ben güldüm. Hala gülebilirim. Kaçan esprilere kaldırıyorum kadehimi.

Emel Sayın bir şarkıyı öğretmesi için zamanında bir müzisyeni sıkıştırdığı bir anısını anlattı. Oha dedim. Şimdi herkesin ezberindeki bazı şarkıları şunu duydun mu diye birbirlerine ilk defa söyledikleri gördüler bu insanlar dedim. Doksanlar poptaki bazı şarkılar da bizim için öyle olabilir belki ama Zeki Müren'in bir şarkısının ilk defa duyulması kadar heyecanlanmış mıyımdır acaba akından rebekayı dinlediğimde? Ya da bazıları sonradan sonradan mı ya fena şarkı değil aslında olmuştur? Kim bilir?

Çok çalışmak lazım sözünü biraz daha çok söylemeye başladığım bir dönemdeyim. Bakalım, bu gazla yazdıklarımın bir kısmını bitirirsem ve uda daha fazla önem verirsem çok iyi olacak. Muhtemelen bir şey değişmeyecek ama olsun. Kafamdan atmak istediğim şeyleri rahatlamak için değil yeni şeylere yer açmak için istemem bazen kafamı karıştırıyor ama yapacak bir şey yok. Yazmakla ilgili ötükenin belirsiz bir tarihe verdiği randevu biraz rahatlattı gibi, bir tarafım yazdıklarımı ve yayınlanmayı hala çok önemsese de sadece yazma eylemini keyif için ve kendi kurgu düğümlerimi çözmek için yapmak daha zevkli olacak gibi. Bakalım.

Fonda Zeki Müren Ayrılsak da Beraberiz diyor, ilk defa kime söylemiştir bu şarkıyı? Nasıl mırıldanmıştır? Yaşasaydı kendisi hatırlar mıydı? Hafıza neyi tutar, neyi yok eder, neler öyle süzülür de alakasız zamanda düşünce ekranına düşer beynin? Bunlar hep bilim adamlarının işi.

"Alev alev çerağız biz" cümlesindeki çerağ "Mum, kandil, lamba vb. ışık veren araç" demekmiş. Bu da günün bilgisi olsun.


Share: