17 Mayıs 2023 Çarşamba

Yazı no 16: seçim sonuçları

* ilkokul dörtte sınıfa bir kadın gelmişti, dersaneci. gelin anadolu lisesine hazırlayalım diye. babama söyledim. pahalıdır dedi, büyüyünce gidersin.  babamın seçimi doğru idi belki elindeki parayla, bilgiyle, görgüyle. anadolu lisesini kazanamasam da daha iyi bir anadolu lisesi olsaydı da hayatım farklı olacaktı. seçim benim değildi. olamazdı da zaten. 10 yaşında çocuk.

* ortaokul bittiğinde lise için babam ankarada kal dedi, ben konyaya gitmeyi seçtim. ergen bir bana babam bir şey diyemedi. bilim adamı olacağımı zannediyordum fen lisesine gidince. olmadım. şu anda halen çoğunlukla -ankarada kalsam birçoğunun varlığından haberdar olmayacağım- arkadaşlarımla görüşüyorum. kalsam kimlerle irtibatım devam ederdi ilmiyorum. ankarada kalsam muhtemelen mühendis olacağımı, belki yurtdışına gitmiş olacağımı düşünüyorum zaman zaman. bu daha iyi de değil daha kötü de. daha farklı. merak uyandırıcı. o kadar. bir de oğuz öldüğünde daha çok üzülürdüm belki, ya da lisede kavga ederdik ve daha az üzülürdüm. Allah rahmet eylesin. üzülme eşleşmeleri tüm küçük dünyalarda değişti.

* lise bittiğinde babam tıp oku dedi, amcam makine. ben önce şehri seçmek istedim, istanbul. olmadı, üç üniversite öğrencisi ve masraf. yıllar sonra hak verdim babama. şehri seçemeyince bölümü seçtim. onların istemediklerini. şimdi mühendis olarak da doktor olarak da düşünemiyorum kendimi. iyi mühendis olabileceğimi hissediyorum sadece. his. doktor olmakla ilgili hala bir fikrim yok. ikisi de olmadım ama damlayla bölümde tanıştım, evlendim.

*üniversite bittiğinde istediğim iş olmayınca - firmalar beni seçmeyince - master yapayım dedim. master devam ederken vakıfbanktan iş teklifi geldi. son gün evrak teslim edecekken vazgeçtim. gitmemeyi seçtim. muhtemelen  daha fazla param olurdu ama daha çok mesaili çalışıyor olurdum. master da bitmedi. seçimim başka bir şey olmuş oldu aslında. babamdan harçlık aldığım süreyi uzatmak gibi bir şey.

* tez aşamasına geçince okulu dondurup askere gitmeyi seçtim. dönüşte rahat girecektim istediğim yerlere. dünya öyle demedi. kriz çıktı askerin son ayında. özel sektörden devlete döndü oklar. devleti seçmek durumunda kaldım. özelde çalışsaydım hikaye yazar kitap çıkarır mıydım yine fikrim yok ama zannetmiyorum.  

*başka şeyleri de seçmişimdir. mesela bu bloga yazmayı ve blogu sahiplenmeyi. samsa yazmamayı ve yine de sahiplenmeyi seçiyor. oluyor öyle şeyler. bilemiyoruz. hiç bir şey bilmiyoruz aslında.

*sabah önce ferdi dinlemeyi, sonra bella ci dormi, sonra azeri halk ezgileri dinlemeyi seçtim ve en son kendimi yine doksanları seçmiş buldum. Sertab erener ateşle barutun klibinde ingilizce altyazı koymuş ve diyor ki "fire and gunpowder oh do not sleep together!"


Share:

4 Mayıs 2023 Perşembe

yazı no 15: ben kuşları boşver

* düzenli olarak e-bird'e girip o gün İstanbul'da yapılan gözlemlerdeki kuşlara bakmaya çalışıyorum. Hedef günde beş dakika olsun kuşların görünümlerine bakmak, ötüşleri dinlemek böylece farklı türleri öğrenmek. nihai hedef de ormanda şurda burda ötüşü duyduğum anda bak saka ötüyor, bak bu çinte bu da bülbül diyebilmek. ama zor. çok zor. sistem olmadan, canlı ortamda rehberlik edecek biri olmadan babannemin gazetedeki resimlerine bakmasından pek farkı yok. üniversitede kuş gözlem topluluğuyla dalga geçilirdi, o zaman dünya da başka bir dünyaydı zaten. şu anda verimlilik olarak yüzde beş ya da onla ilerliyorum sanırım. görüntüleri öğrenmek sesten daha kolay gibi ama ona da bir el atmak lazım. her şeye el atmak lazım. internetteki mükemmel kuş fotoğraflarının bilmem kaç metreden bilmem kaç liralık bilmem kaç milimetrelik canon lensli makinelerle çekildiğini öğrenmek, daha doğrusu bunun farkına varmak üzücü. senin gözlerin çalının arasındaki kuşu seçene kadar uçup gidiyor, uçmasa da insan gözü o kadar zum yapamıyor. acı. yakıcı.

* geçenlerde twitterda birisi bayramda akrabalardan hikayeler toplayıp öykü yazacağını söylemişti. üzgünüm ama onda da aynı şeyi hissetmiştim. birisi yol göstermeyince ya da derleyip toparlayıp yoldaş olmayınca bütün hikayeler benim validebağda yürümem gibi, e-birde bakmam gibi olur. ses var, cıvıltı var ama ne olduğu nereye gittiği niçin o şekilde öttüğü belli olmayan kuşlar. hatta bazen gürültüden başka bir şey değil. en kolay gördüklerin en çok olanlar, onu bile serçe güvercin haricinde ayırt edemeyenler var. Serçe ve güvercinin bile kaç farklı çeşidi var aslında bilene. az görüleni, ara sıra görüleni anlamak zor. az bulunur/bilinir bir türün tesadüfen tak diye önüne geldiği olur mu olur ama o da şans ve çok vakit geçirmekle olur. yazmak da öyle gibi. üzgünüm öykücü kardeş ama senin akraba ziyaretleri de benim ebird ziyareti gibi yüzde beş verimli olacak. çipetpetçipetpet ne demek niye bu böyle öttü de öbürü çirp çirp dedi diye düşüneceksin. zor olacak. bol zaman ve sana destek olacak birilerini bulman gerekecek. yolun açık olsun. ha bunları kendimi bir halt zannettiğim için mi yazıyorum? hayır, kuşları tanımak için doğru metodu bulamamanın ve zaman planlamasını yapamamamın sağlamasını o arkadaşla yaptığım için böyle diyorum. kendime üzülüyorum.

* Jehan Barbur ve Birsen Tezer konserine gittik dün. Jehan Barbur, Ceylan Ertem, Mabel Matiz, Kazım Koyuncu'nun sesleriyle, belki ritimleri ile bir fark yaratmış beğeni toplamış şarkıcılar olduğunu düşündüm. sonra onlar gibi şarkı söylemeye çalışan bir sürü "zibidi"nin çıktığını. sonra giderek kendi seslerinin ve tarzlarının anonimleşip kendilerinin olmaktan çıkıp ses ve ritim havuzuna dahil olduğunu ve ironik bir şekilde jehan barbur'un artık jehan barbur gibi söylemeye çalışan bir başka şarkıcı haline geldiğini düşündüm. Rahmetli hariç diğerleri için de geçerli bu. Başarının insanın kendisini anonimleştirmesi ne garip.

* Bilge Karasu okuyorum ilk defa. Adam yeni kelime uydurmak ya da oluşturmak için uğraşmış da uğraşmış. kötü duruyor, garip duruyor, okuma zevkini bozuyor. gezgin yerine gezmen diyor mesela, susku diyor, habire us diyor tamam da akıllıca yerine usluca diyor, us-lu-ca. bir yandan da belki de kitapta garipsemediğim bir sürü kelime 1979'da henüz oturmamış o zaman garip gelen kelimelerden biridir diyorum. acaba 1979/2023 başarı oranı ne? bilinebilir mi? 

* öykülerden birini tözün ve fred'e armağan etmiş. 1930 'da doğduğunda adını bilge koydularsa ve hangi dönemde olursa olsun tözün diye bir arkadaşın olacak bir çevredeysen bir şeyler yapman çok daha kolay diye düşündüm. 1930'da ya da 1983te hüseyinsen işler biraz daha zor olabilir. hüseyin dedem 1930'da mı doğmuştu acaba? demiryolunda tözün diye bir isim olabileceğini hiç aklına getirmiş miydi? ve başka şeyleri? her şeye rağmen tözün ne ya?

* fonda telli sazlar üçlüsü diye bir grup güldaniyem söylüyor. bu grubun youtube'da sadece 429 abonesi olması ve 3-4 video yüklemiş olmaları üzücü.



Share:

2 Mayıs 2023 Salı

yazı no 14: bir şeyler oluyor

bir şeyler oluyor dediysem öyle büyük şeyler değil. küçük küçük. orta orta. belki başkası için büyüktür bunlar tabi, bilemiyorum. çok da umursamıyorum sanırım. umursamaya zamanım, takatim, zihinsel kapasitem ya da isteğim olmayabilir. bu da muamma. biz bu duruma bilimde şeylerin göreceliliği diyelim en iyisi. kahve ortamından öte gitmeyecek buluşlarımızı bilim diye yutturmakta beis görmüyoruz insanlık olarak ne de olsa.

ayşe teyze öldü mesela. cumartesi sabahı kapının önündeki gürültüden anladım öldüğünü. mehmet amca zile basmış ama duymamışım. sonra başka ziller. ağlayarak, telaşla. kapıyı açtığımda artık ruhu kim bilir nerede olan ayşe teyzeyi götürüyorlardı. severdim kendisini. üzüldüm. mehmet amca ağladı. en komşu komşumuz da gitmiş oldu. daha önce mecidiyeköyde de bulgurluda da komşularım olmamıştı aslında. pansiyoner gibi, otel müşterisi gibi aynı binayı paylaştığımız insanlar olmuştu. belki gerçek anlamıyla 15 yıllık istanbul hayatımdaki tek komşumdu ayşe teyzeler. şimdi bir tek mehmet amca kaldı, o da nevşehire yerleşmezse. komşu komşunun giderlere katılımına muhtaçtır, demek lazım sanırım artık. üzücü. Allah rahmet eylesin diyorum sadece, kendimi ayıplıyorum, toplumu da ayıplıyorum.

bir gün sonra koştum. on kilometre. salih ve habibeyle birlikte. onlar olmasa daha yavaş koşardım belki daha çok yorulurdum. bu duruma uygun bir atasözü kesin vardır. mertin bileğini burkup bir anda tek koşma riskinin ortaya çıkmasıyla ilgili de vardır. tam tersi de olabilirdi tabi, ben bileğimi burkardım mert tek koşardı. ikimize olan etkiler başka başka olurdu ya da benim varlığımın salihlerin koşusuna etkisi neydi acaba. böyle saçma sapan ufak detayların bin tane kombinasyonu var. lüzumsuz ama bütünde yeri olan şeyler. damla bu ufak şeylere "eeee," diyor, ben  "orada başka hikayeler anlatamadığım bir numara var" deyip artistlik yapıyorum. belki de haklıdır bilemem. koşuyu bitirdiğim için mutluydum. hala da mutluydum. nevşehirde insanlar ağlıyordu, belki hala ağlıyorlar. kendimi süper kötü hissetmiyorum ama işin içinden çıkamadığım zamanlar gibi "hmmm" diyorum, "hmmmm"

jonglörlükte dört topu çevireceğime inancım arttı, 50ye kadar sayabildim, biraz kitap okudum, biraz yazdım, 1 mayıs sabahı işe gideceğimi düşünerek uyandım, koşunun gazıyla yorgun argın tekrar koştum, yıllar sonra euroleague maçına bilet aldım mustafa aplay sayesinde, validebağa bahara geldiğini gördüm, hep yürüdüğüm patikalardan biri cennet gibi göründü gözüme, bu sabah işe gitmeyeceğimi düşünerek uyandım, güneşin o kadar erken doğmaya başlamasına çok şaşırdım. samsa boga yazacağını yazdı yine. ben yine inandım sonra yine inanmaktan vazgeçip omuz silktim. böyle bir şeyler oluyor işte.

bir de ismailden öğrendiğim karşı taraftan kıymetli atlarını almalarını rica eden aksi taktirde tımarlarına pek de arzu edilmeyen bazı eylemlerde gerçekleştirileceğine ilişkin bir yazı yazmayı düşünmüştüm ama vazgeçtim. tam olarak böyle yazayım ki hem küfür olmasın hem haha çok komik olsun istedim. yazmayacağım ama yine de yazıyorum gibi oldu şimdi de. ama yazmayacağım. insanların atlarının çok kıymetli olduğunu kabul etmek ve bir şey demeden bırakıp umursamadan devam etmek lazım sanırım.

Fonda l'indifference diye bir şey çalıyor. akordeon sesini yıllardır çok seviyorum. neden acaba?

Share: