4 Eylül 2024 Çarşamba

yazı no:28 ada vapuru

*yandan çarklı mıdır değil midr? çark nedir? vapurların ka çeşit çarkı vardır? bunları bilmemek üzüyor insanı. meslektekiler biliyordur elbette ama herkesin gözü önünde olan, deyime dönüşecek bilgiler, deyişler vs artık bayağı az sanki. her şey teknik özellik kategorisinde satır satır. at gibi gider diye bir kategori yok sahibindende. 
*adaya gittik. büyük olanına. güzel. deniz ağaç yollar falan filan. daha sık gitmek, bisiklete binmek, okumak, yüzmek, yemek isteği, düşüncesi oluştu ama muhtemelen, çok büyük muhtemelen yapmayacağım. zaten sonbahar da geldi. bu istekler böyle oluyor. muhtemelen yapmıyorsun. muhtemelen bir şeyler illa ki çıkıyor. 
*ted lasso izlemeye başladım. iki bölüm şimdilik, dörtten sonra damlayla izlemeye devam. konu iyi gibi. fikri bulanı kıskandım. yahut imrendim. bu kıskanma, imrenme kelimelerinin ağırlığını çoğunlukla tam tartamıyor gibi hissediyorum. kötü bir his yok içimde sadece olmaz ki, böyle de yazılmaz ki. imgelerle göndermelerle dolu yazmadığım için mutlu hissediyorum kendimi. çoğu kişi bu ne la bir halta benzemememiş diyemediği için sanat kategorisine giriyor gibi. şimdi yazdıklarımı beğenmeyen sadece beğenmedim diyor sanırım, ortamda oturur gibi, konuştuğumu ya da anlattığımı beğenmemesi gibi. arkamdan ulan bu ne diye sövmüyorlardır. inşallah. soyut deyince işin içinden çıkılıyor ama bilemiyorum altan. öyle bir şeyler. 
*sözcükler dergisinin twitinde birisinin kiraz mevsimi tadında sinema bileti benzetmesine rastladım. tam yukardakine uygun aslında. ne diyor ulan bu diye iyi bir laf söyleyeceğin sözler otorite paylaşınca sanat oluyor. bunu yazdım da ama beğenen sayısı da çok az oldu. sanki beğeniyi sadece ben bilsem bile bunun edebiyat da başka bir şey de olmadığını düşündüğünü bilmemi istemiyor, çünkü sözcükler bu belli olmaz, ağır top diye düşünüyorlar gibi geldi. belki benim evhamımdır, belki kendimi fazla önemsiyorumdur. bilemedim. 
*keremle basketçi futbolcu isimleri bilme oyununda çuvalladım geçen. bayağı az takip eder olmuşum. en ünlü yüzleri bile bilemedim. belki hırs yapıp gizli gizli yüz kişi kimdir videoları izlerim. hmmm. 
*absürt kesitlere devam. "nazmiye bavulunu şoför seyite verdikten sonra göz göze gelip gülüşlerini süleyman fark etti ama sesini çıkarmadı. biraz sonra kokusu çıkar nasılsa, diye düşündü. sonunda iki üç günlüğüne de olsa köye uğrayabileceği için mutluydu süleyman. tüm stresini attığı elma ağacına tırmanamayacaktı göbekten dolayı ama çevresinde olmak bile ona huzur veriyordu. Seyit ısparta çıkışını kaçırınca Süleyman şaşırdı. Nazmiye koparak gülüyor, seyit ise süleymanın hışmından korktuğu için bıyık altından da olsa gülümsememeye çalışıyordu. süleyman meraktan çatlamadan nazmiye konuştu. ısparta da ısparta, ne köy sevgiymiş yahu. sakın seyite kızma, bu sefer benim dediğim yere gidiyoruz. süleyman ağzını açacak oldu kapattı, açacak oldu kapattı. sonunda seyite çek benzinliğe de tuvalete gideyim dedi. Allah'tan benzinlik yakındaydı, nefes alması için arabadan çıkması gerekiyordu." 
*gibi gibi saçmalıklar. 
*birçok şey saçma değil mi zaten?
Share:

2 Eylül 2024 Pazartesi

yazı no:27 balık bilmezse ne olur?

*başlığı okuyanın aklına iyilik yap denize at lafı geliyor. balık bilmezse halik bilir. Bilir elbet yüce Allah'ım fakat durum öyle değil. 
*sinsi bir gazeteci gibi demecin yalnızca karşıdakini manipüle etmek için bu şekilde başlık attım. olayımız balık tutmak ise balığın bilmesi gereken şey iğnenin ucunda yem olmasıdır. o yemin de tam midesine layık olmasıdır. o yüzden orda yem olduğunu balık bilmezse hiçbir bok olmaz. bu sefer de balıkları manipüle ettik iyi mi? her şey bir manipülasyon. dümdüz davranışlarımızda bile bu var belki de. 
 *ne alaka? kel alaka. geçen instagramda gördüğüm orkinos avı aklıma geldi. bir de bu ara palamut avına çıkma fikri kafamda dönüyor. ama sadece dönüyor. facebooktan palamuta çıkaran balıkçı var mı ona bile bakmadım. sorsan tutku. evet tutku. hadi ordan. armut piş ağzıma düş. insan yoruluyor tabi hep yemek yapmaktn. bazen yemeksepeti gerekiyor. aktivitelerde de öyle olabilir. bir de insana kendi elindeki 100 gram ağır gelir de öbürünün taşıdığı on kiloya normal der. elimdeki ağırlık yoksa yüz gram mı? 
temmuz ayında ölen bir şairin ilk kitabını basmışlar. ilk ve son diye yazmışlar tanıtım bültenine. hangi duyguyu sıksan en çok para çıkar deseler acı derim galiba. ama operatörün sağlam, kayış gibi suratı olmalı. darbeler karşısında hiçbir şey olmamalı. 
*tebdili mekanda ne vardır? ferahlık? değişiklik insanı ferahlatır mı? başka şehre, başka ülkelere gittiğimdeki rahatlama hissinin tarifiyle aynı sanırım. ferahlığı veren tebdilden ziyade uyaranların, gördüklerimizin, seslerin, şivelerin vs değişmesi. bir avmden başka avmye geçtiğinde ferahlamazsın çünkü aynı yere gitmiş gibi hissedersin. ışığından markasına çalışan cümlelerine müşteri şikayetlerine hepsi aynı. şehirler de aynı olmaya başladıkça tebdili mekan hiçbir şey vermeyecek. ilerde bir ekonomist 
tebdil verimliliğin karşısındaki en büyük düşman diyecek. der. 
*günlük siyasi figür kesitlerine devam "meral yenge soğuk suyun var mı diye sordu genç yeğen. o sırada telefonda kemal bey vardı, bir dakika diye işaret etti meral yenge. en sevdiği yeğenine gülümsemeden duramadı. sesindeki o gevşeme telefonun diğer ucuna gitmişti. kemal bey söylediklerinin ciddiye alınmadığını düşünerek içerleyince meral hanım yok, dedi, yanlış anladınız evde dünyanın en şapşal yeğeni var da... kemal bey ne diyorsunuz anlamıyorum, müsait olduğunuzda arayın konuşalım dedi. telefonu kapatmadan içeriye"selvi yine mi pırasa ya" diye bağırdığını duyan meral hanım fesupanallah diyerek telefonu kapattı." 
*bu kadar.
Share: