* paul auster new york üçlemesi kitap 1: cam kent
kırılan şemsiyenin şemsiye olmaktan çıktığını başka bir şey olduğunu söylüyor karakter.
yazar dedikleri kişi o giysiyi bir giyip bir bir çıkarıyor mu? iyi yazdığında yazar iyi yazmadığında başka bir şey. ama ısrarla onun yazar olduğunu düşünmek istiyoruz. kendime yazar demek istemememin sebebi bu sanırım. o giysi illa ki yırtık defolu kirli paspal oluyor bazı yerlerde. her zaman cici bir yazan, tertemiz metinlerin güpgüzel kurguların insanı olmak zor.
* geçenlerde market çıkışı dilenen adama para üstü olan çok küçük bir meblağ verdim. beğenmedi. beğenmediğini bakışıyla belli etti. dilenmenin de değmesi için bir saatlik ya da dakikalık ücreti var mı? hiç vermesem daha mutlu bir dilenci mi olacaktı? dilenci de mesleğine saygı duymalı mı?
* himbalar ilginç bir kabileymiş. renkleri belirtmek için dört kelimeleri var ve sadece bunları görüyorlar baktıklarında. prusya mavisi ya da petrol yeşili demek manyakça geliyor olmalı onlara. kartela işine girerseniz kesin batarsınız orada.
* salman onların bazı bölgelerinde (belki afrikanın demiştir) sadece yağışlı mevsim ve kurak mevsim olduğunu söyledi. bizdeki gibi dörde bölmüyorlarmış mevsimleri. internetin, tvnin olmadığı dönemlerde seyyahların anlattıklarını dinlemek nasıl heyecanlı gelmiştir. dördü ikiye düşürmek daha kolay geliyor. burdan oralara gidenler için kolay ama dörde çıkarmak zor olmalı zihin için. yukardaki renk mevzuunda da aynı olmalı. mevzusunda değil mevzuunda.
* her hafta uğradığım tavuk pilavcıda pos cihazı hep ben ödeyecekken günsonu istiyor. artık alıştık. pilavcıyla ayrı bir samimiyet oluşturan saçma bir detay.
* bugün çocuk tombiyi bilmedi. üzüldüm. çoluk çocukla uğraşıyoruz dedim. güldü. güldük.